İpek Yolunun Bilinmeyen Efendileri SOGDLAR

İpek Yolunun Bilinmeyen Efendileri
SOGDLAR
Ĕtienne de la Vaissière
İpek Yolu ifadesi, çoğunlukla sanılanın tersine, Romalı tacirlerin ya da Marco Polo’nun kaleminden çıkma değildir. Aslında yeni bir icat olan bu terim, Alman coğrafyacısı Ferdinand von Richtofen tarafından 1877’de ortaya atılmıştır. Ne Çinliler ne de Semerkantlı ya da Venedikli tacirler yaptıkları işi böyle düşünmemişlerdi. Ama her nedense, Çin’den Batı’ya uzanan, upuzun ipekten bir ip imgesi yerleşti; böylece Batı ile Doğu arasındaki temas, araştırmanın odağı oluyordu.
Oysa bu ifade, icat edildikten yalnızca otuz yıl sonrasında bile, bilimsel olarak aşılmıştı. 20.yüzyılın başlarında, İngilizler, Fransızlar, Japonlar, Almanlar ve Ruslar, Çin İmparatorluğu’nun yozlaşmasından yararlanarak, Orta Asya’ya olağanüstü sonuçlar elde eden çok sayıda bilimsel keşif ekibi yollamışlardı. Bilinmeyen uygarlıklar ve bilinmeyen diller, karanlıklardan çıkarılmıştı.
Yeni bulgular, Batı’nın Çin ile ilişkilerini –ki İpek Yolu fikrinin kalbidir- öncelikli araştırma konusu olmaktan çıkarmış, binlerce yeni nesne ve elyazması üzerine eğilmeyi gerekli kılmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bile, SSCB ile Çin ideolojik nedenlerle arkeoloji araştırmalarına öncelik verdi ve parasal destek sağladılar. Sonuçlar da beklentilerin altında kalmadı: Koskoca şehirler kazıldı, on binlerce yazı gün ışığına çıkarıldı. Bununla birlikte, bu bulgular 1980’lere kadar Batılı araştırmacılarca bilinmiyordu.
Nihayetinde, SSCB’nin sonu ve Çin’in dışa açılmasıyla, sessiz bir devrim gerçekleşti: Son on beş yılda yeni bulgularla eski bilgiler birbirine kaynaştırıldı. Acaba, 720 yılının Semerkantı’nı ya da 900 yılının Dunghuangı’nı, aynı dönemin Paris ya da Londrası’ndan daha iyi tanıdığımızı bilen var mı?
Orta Asya'da kazılar halen devam ediyor ve her yıl gündem yaratan yeni buluntular ortaya çıkıyor. Ama araştırmacıların evrimi sonucu bir kenara bırakılan İpek Yolu fikri, şimdi paradoksal olarak yeniden canlanıyor. Zira, bu güzergahın bütününe yukarıdan bakarak esasen zincirin iki ucunda, yani Batı’da ve Çin’de ne olup bittiğiyle, bir de bu yolu kat eden romantik kervanlar ve develerle ilgilenmektense, bu geniş çaplı ticaret ağının oluşumunda rol oynamış toplumsal grupları, iktisadi etmenleri ve gidiş gelişleri tam olarak belirlemek, yeni belgeler sayesinde mümkün. Kısacası elbette İpek Yolu imgesini muhafaza etmeli, ama çok eski zamanlardan kalma pazarların tozunda hapsolmuş, durağan bir Doğu’yu değil, tersine onu içeriden işleyerek, tarihini ve kronolojisini ona geri vererek…
Yeni araştırmalar kimi fikirlerin yeniden  sorgulanmasını mümkün kılıyor. Örneğin, şimdiye kadar, bizim Antik çağımıza denk düşen dönemde, bu iki merkez arasındaki ticaretin doğuşu ve gelişiminin kaynağında Romalı ve Çinli tüccarların olduğuna inanıldı. Oysa gerçek hiç de böyle değil. Aslında her şey, M.Ö. 2. ve 1.yüzyılda, Han’ların hanedanlığı altında sağlam biçimde birleştirilmiş Çin’in,Orta Asya ve İran’ın göçebe aristokrasilerinin dostluğunu kazanmak için, elçileri aracılığıyla ipek ruloları yollamasıyla başlar. Bu göçebeler, ülkenin kuzey eyaletlerini yağmalayan diğer göçebelerin hakkından gelmek için gerekliydi.
Bu çapta bir girişimin emsali olmamıştı; birbirinden habersiz iki dünya artık ilişkideydi. Mesafeleri ancak bir devlet böyle zorlayabilirdi. İşte burada geleneksel ipek yolu imgesinin çok uzağındayız, çünkü başlangıç ivmesi ticaretten değil devletten gelmiştir.
Çin diplomasisi tasarladığı ittifakları kurmakta başarısız olsa da, Baktrianeli, Hindistanlı ve kuzeybatılı tacirler kendilerine verilen bu ipekten nasıl yararlanacaklarını pekala anlamışlardı: Onu yeniden ihraç edeceklerdi. Özellikle bu kıymetli ürünün kaynağını bulmak ve böylece siyasetin gelgitine göre belirlenen arza bağımlılıktan kurtulmak için Çin’in yolunu tuttular.
Hintli ve Baktrianeli tacirlerden oluşan koloniler, Himalayalar’ı kuzeyden çeviren yollar boyunca yerleşti. Çin’in başkenti Çangan’da, imparatorluk sarayı ve kimi soylular, Batı’nın egzotik ürünlerinden (bugünkü Türkmenistan’ın atları, Pamir’in lacivert taşı vb.) edinmek için artık onlara başvuracaktı. Önemli bir sonuç: Hintli ve Baktrianeli koloniler aracılığıyla, Budizm Çin’de yayıldı ve yerleşti. Bundan böyle Kuzey Hindistanlı ya da Baktrianeli bu tacirlerin dili, böylece kuvvetli bir Hint etkisine maruz kalan bütün kıta Asyası’nda konuşulacaktı.
İpek Yolu üzerine yapılan klasik araştırmalar, büyük çaplı ticaretin Roma İmparatorluğu’nun ekonomisine katkılarını ön plana çıkarır ve Grek tacirlerinin bu uzun mesafeli trafikteki katılımı sorusunu uzun uzadıya sorarlar. Oysa bu, esas olanı, yani Kuzey Hindistanı ve zengin ve ince zevkli nüfusunu unutmaktır. İsa’dan sonraki ilk üç yüzyılda devasa Kuşan İmparatorluğu’nda birleştirilen Hindistan ve Orta Asya’nın güneyi, o zamanlar bilinen dünyanın büyük bir kısmının iktisadi, siyasi ve kültürel merkeziydi. M.S. 4.yüzyıldan başlayarak 8.yüzyıla kadar, Orta Asya kaynaklarının en eskilerinde adı anılan bir grup ortaya çıkmıştı: Semerkant bölgesi tacirleri, yani Sogdlar.
Sogdia ve Persçe konuşan yerleşik nüfusu, geniş kitlelerce hâlâ hemen hiç tanınmıyor. Oysa Semerkant, Buhara ve Taşkent birer Sogdia şehridir, ama öyle bilinmezler, çünkü daha 1000 yılından önce yok olmaya yüz tutmuş, o dönemde hareketliliğinin doruğunda olan Pers dilli İslam dünyasına kaynaşmışlardı. 4. ve 8. yüzyıllar arasında Sogdia, güneyde Amu Derya’dan kuzeyde Tienşan’ın eteklerine kadar uzanıyordu. Bugünkü Tacikler, kısmen Sogdia sakinlerinden gelmedir. Çin, Bizans ve Arap kaynakları sayesinde, bölgenin zenginliğini sağlayan, tüccarları İpek Yolu’nun başlıca girişimcileri olan bu halkın yazgısını izleyebiliyoruz.
Sogdia bu dönemde kuşkusuz  en gelişmiş ticaret ağına sahipti. Tacirleri Ukrayna’dan İran’a, Yukarı Moğolistan’dan Çin’e kadar yayılmıştı. Ne var ki, milattan az öncesine kadar Sogdia, sulama tarımı ve göçebe kabileleriyle yaptıkları küçük ölçekli takasla geçinen halkıyla, yalnızca bir zengin vahalar ülkesiydi.
İster Baktriane’de ister Kuzey Hindistan’da olsun, daha güneyde İran’da ya da Kuşan İmparatorluğu’nda gelişen parlak uygarlıkların taşralı kuzeni görünümündeydi. Ama Sogdlar, Kuşan tacirlerinin başlattığı güçlü hareketin izinden gidecek, onların öğrencileri olacaklardı. Şu halde Soğd dilinin ticari söz dağarının bir kısmının Baktriane kökenli olmasında şaşılacak bir şey yok. Sogdlar’ın ticaret ağı daha 4.yüzyılın başında Çin başkentlerinden (Luoyang, Çangan) Semerkant’a kadar uzanıyordu. 1907’de Britanyalı büyük kaşif Aurel Sein’in bulduğu Takla Makan Çölü’nde bulunan yıkık Çin gözetleme kulesindeki belgeler buna tanıktır.  Söz konusu belge, Çin’i Orta Asya’ya bağlayan Gansu koridoru boyunca yerleşmiş Sogd tacirlerinin 313 yılında batıya yollanmış bir posta pakitidir. Birbirlerine komutlar veren, telafi edilecek mallardan, ödenecek borçlardan söz eden tacirler; kendisini üç yıldır Dunhuang’da parasız ve habersiz bırakan kocasına söven bir kadın, yağmalandığından yakına bir kervancı, Çin polisinin soydaşına çıkarttığı zorlukları anlatan bir başkası…
Kuşkusuz bu paketteki ikinci mektup en olağanüstü olanıdır. Semerkant’a yollanmış, zarfı mahfuz kalmış bu mektup, seferi düzenleyicisi adına çalışan Sogd tacirlerinin Çin’in içlerinde ve Gansu’daki faaliyetlerinin adeta bir raporu gibidir. Böylece, Semerkant’tan Çin’in büyük kentlerine uzanan, yalnızca gezgin işportacılardan değil, tacirlerden oluşan gerçek anlamda bir ticaret ağının var olduğunu gösterir.
Kısa zaman sonra 4.yüzyılın ortasında Moğolistan’dan ve Sibirya’dan gelen Hunlar Orta Asya’nın üstüne atılmış, diğer gruplar ise Avrupa’ya yönelmişti. Sogdia’yı kolaylıkla ele geçiren bu gruplar, Baktriane’de güçlü bir direnişle karşılaştı. Hun istilaları bu bölgenin iktisadi tarihini kökten değiştirecekti. Baktriane ve Kuzey Hindistan, yaklaşık iki yüzyıl boyunca ardı arkası kesilmeyen saldırı ve karşı saldırılar sonunda harabeye döndü. Sogdia ise boyun eğmiş ve 5.yüzyıldan itibaren Orta Asya’nın önde gelen nüfus ve zenginlik merkezi olarak öne çıkmış ve kervan ticaretinin hakimi olmuştu.
Turfan kervanlarından birine ilişkin gümrük kaydından kalanlar, bunu mükemmel biçimde gösterir. Bu belge, Çinli arkeologlarca kentin mezarlığında bulunan 27.000 fragmandan biridir. Eski kağıtlardan ölülere kefen, giysi ve ayakkabı yapılırdı, nemsiz ortam sayesinde mahfuz kalan belgeler arasında mahkeme kayıtları, yasa metinleri, sayımlar vb. vardır.
Söz konusu kayıt 630’lu yıllardan kalmadır. Kervanlarla Turfan’a getirilen ve şehir yetkililerince vergilendirilen lüks mallara ilişkin 35 adet işlemi bu belgeden takip edebiliyoruz. Satılan ürünler arasında tıbbi ilaçlar, pirinç, ipek, parfüm, amonyak tuzu, altın, gümüş vb. vardır. Bu işlemlerin 29’unda, çöllerin ve dağların ardından gelen Sogdlar taraftı; geriye kalan küçücük kısım ise, Turfan’da ticaret yapan muhtelif halklar arasında paylaşılmıştı.
Üstelik bu tek başına kalmış bir tanıklık değildir. O dönemde herkesin gözünde Sogdlar ticaretin piriydi. 7.yüzyılın ortalarında Çin Tang Hanedanı’nın yıllıklarında şu kayıt bulunur: ‘(Sogdlar) ticarette iyidirler ve kazancı severler, yirmi yaşına gelir gelmez komşu kırallıklara gider, kazanç sağlayacak neresi varsa oraya gitmişlerdir.’
Aynı dönemde Ermeni coğrafyacısı Anania de Shirak şöyle der: ‘Sogdlar zengin ve girişimci tacirlerdir.’ Bir buçuk yüzyıl sonraysa bir Bağdat sarayında şu sözler söylenmişti. ‘Sogdlar mı? Onlar tacirlerden başka ne ki?’
İşin başında, 4. ve 5. yüzyıllarda, Sogdlar’ın yaptığı, Kuşanlı öncüllerinin yerine geçmekten ibaretti. Çin-Hindistan yolu hâlâ ipleri elinde tutuyordu. Yirmi yıl önce, stratejik amaçlı bir yol açma (Hindistan ile Pakistan arasındaki Karakorum Highway) çalışması sırasında bulunan, Hindistan’ı Orta Asya’dan ayıran ve tüm kervanların mecburen geçtiği yüksek derbentlere kazınmış duvar yazıları buna kanıttır.
Altıncı yüzyılda yeni bir siyasi gücün, yani yukarı Moğolistan’daki Türk imparatorluğunun doğuşuyla işler değişti. Hindistan’la ilişkiler gevşedi. Sogd ticaretinin en yüksek döneminde, yani 6-8.yüzyıllar arasında, bir yandan Çin ile diğer yandan da Türkler’in bozkırı ile ilişkiler öne çıktı. Öyle ki Sogdlar Türklere ilk diplomatlarını, ilk diplomatik dillerini (Sogdca) ve ilk dinlerini (Budizm) kazandırdı. 
Türkler ayrıca Sogd algabesini (Arap ve Suriye alfabeleri gibi M.Ö. 6-4.yüzyıllarda Ahameniş İmparatorluğu’nda kullanılan alfabenin bir türevi) Moğollara ve hâlâ onu kullanmakta olan Mançulara aktardılar.
İster Çinli ister Bizanslı olsun, Türklerin adını tarihte ilk kez anan kaynaklar, onların Sogd elçileri olduğunu söyler. Askeri güç ve fetih Türklerin, iktisadi kazanımlar Sogdlar’ın payına düşerdi. Bu sonuncusu çok büyüktür, çünkü 6.yüzyılın ikinci yarısı boyunca rakip hanedanlar arasında bölünen Çin, bu güçlü göçebelerin tarafsızlığını satın almak için her yıl binlerce ipek rulo haraç ödüyordu. Sogd tacirleri ise Türklerin elindeki mebzul miktarda fazlayı, İran’a ve aristokratların ve kilise adamlarının en güzel kumaşlara sahip olmak için çekiştiği Bizans7a arz etme işini üslenmişlerdi.
Birbiri ardına gelen Türk imparatorluklarının koruması altında Sogd ticareti tüm Avrasya bozkırına yayıldı. Bizans sınırının kuzeyinde, Kırım’da Sogd tacirleri 7.yüzyılda kurulan ve kendi adlarını taşıyan (bugünkü Sudak) ve Bizans İmparatorluğu’na Uzakdoğudan sağlanan malların bir kısmının geçtiği bir limana sahip oldular.  Konstantinopolis’teki imparatorluk antreposunun mühürleri orada bulunmuştur.
Ural Dağları’nda Sogdlar, Batlık Bölgesi’nin değerli kürkleri ve kehribarıyla Orta Asya ve İran’da üretilen gümüş tabakları takas ediyorlardı. Bugün St. Petersburg Ermitage Müzesi’nin gururu olan gümüş sofra takımının üzerinde ağırlıklara ilişkin Sogd dilinde yazılar vardır.
Batı Avrupa’da 1000’li yıllardan önce, birer sandıkta saklanan ermiş kemiklerini sarmakta kullanılan pahalı kumaşların bir kısmı Sogdların eliyle oraya geçmişti. Belçika’da Notre Dame de Huy’de saklanan bu kumaşlardan biri, onu satan Buharalı tüccarın bir köşesine iliştirdiği notu hâlâ taşımaktadır.
Sogd tacirlerinin Çin’de uzun süreli varlıkları, onlara 6.yüzyıldan 8.yüzyılın ortalarına kadar bütünüyle ayrı bir yer ve statü kazandırdı. Bir yandan, seçkinlere egzotik mal sağlayıcılığı klasik rolünü üstlenmişlerdi. Ama daha önemlisi, Çin’in Türkleri alt etmesi ve Orta Asya’ya egemen olmasından sonra, 640 ve 755 arasında, Çin ordularının ve batıya sürülmüş memurlarının iaşesinin zorunlu durağı olmuşlardı. Çin’de ipek paraydı, ipek rulosu büyük kağıt para yerine geçer, Orta Asya’daki yöneticilerin maaşı ipekle ödenirdi. Sogdlar bu bol ve ucuz malı  iyi fiyata alıyor ve yeniden ihraç ediyorlardı.
İpek Yolu altın çağını hiç kuşkusuz bu dönemde yaşamıştır. Ama bu kez de salt ticaretten ziyade, bir ticaret ağı ile devlet gereksinimlerinin buluşmasıdır söz konusu olan.
Böylece Sogdlar büyük Çin kentlerinde nüfusun alışıldık figürlerinden oldular; Tang Hanedanı’ndan kalma pek çok resim, kocaman sakallı, uzun burunlu, patlak gözlü Sogdlar tasvir eder, oysa Çinliler’in, Sovyet kazıları sırasında bulunan saraylardaki resimlerde kendilerine atfettikleri  incelikli portre pek farklıdır...
Yakın zamanda bulunan, ölülerin mezar altına yerleştirilen görkemli cenaze taşları, Çin’de bir yeni zengin Sogd sınıfının ortaya çıktığını göstermektedir. Kimi zaman kötü zevk ürünü, yaldızlı ve renkli, kimi zaman da ince mermerden yontulmuş bu taşlar, bu çok dilli tacirlerin uluslar arası yaşamına dair yeriz doldurulamaz bir tanıklık sağlıyor. Gittikleri her ülkede kendilerini soylu kimseler gibi sunmaktan hoşlanan, Hindistan’da fil üstünde ava çıkan, yurdunun önünde oturmuş bir Türk beyiyle pazarlık yapan, Çin’de gürültülü şölenlerde yerini alan Sogdlar...
Sogdlar’ın ticaret ağının tarihini büyük ölçekte  tahlil edebilir durumdayken gündelik yaşamları, seyahatleri, âdetleri vb. hakkında ayrıntılı bilgiden fena halde yoksun oluşumuz paradoksaldır. Sogd belgelerinin neredeyse hepsi Sogdia’da, bereketli ama organik maddeyi yok eden asitli topraklar altında yok olmuştur.
Birkaç ayrıntı elde edebilmek için, Takla Makan’ın kumları tarafından korunmuş Çin yazılarına dönmek gerekir. Böylece 732 yılında Turfanlı küçük bir tüccarın kervanının bir hamal, iki köle, on katır ve on beş koyundan oluştuğunu öğreniyoruz. Bir başka metinde, pazarda at satın alan bir Sogd’a başka Sogdlar garantörlük ediyor.
670 yılına doğru, bir mahkeme tutanağında, Çin’in başkentinde ikamet eden ama Tienşan’ın kuzeyine kadar gelmiş bir Sogd’dan  bahsediliyor.  İpek, kap kacak, eyer, ok ve yay yüklü kervanı iki deve dört inek ve bir katırdan müteşekkildi.
Ölmeden önce Çinli bir meslektaşına o dönemde 15 kg. gümüş değerinde 275 ipek rulosu ödünç vermiş. Çinli borcunu inkar edince Sogd’un ailesi şikayette bulunmuş ve mahkemede başka Sogdlar’ın tanıklığı sayesinde malını telafi etmiş.
Çinliler’in titiz idarecilerinin kaleminden çıkma bu küçük metinler sayesindedir ki, Sogd tacirlerinin 7. ve 8.yüzyılın ilk yarısında, ticaretlerinin doruğundayken gündelik yaşamlarının nasıl bir şey olduğuna dair bir fikir edinebiliyoruz.
Ama Sogd ticaret ağı, paradoksal olarak, Sogdlar’ın önde gelen temsilcilerinden birinin kurbanı olmuştur. Çin ordularında en üst düzeye çıkan bir Sogd-Türk generali An Luşan 755 yılında isyan etti ve Tanglar’ın imparatorluğu büyük bir kargaşaya düştü. Felaket sonucu Orta Asya Çinliler tarafından boşaltıldı ve Sogdlar’ın dayandığı askeri-ticari ortak yaşam çöktü. Tang Hanedanı isyandan sağ çıktı, ama imparatorluk ekonomisi çıkamadı. 9.yüzyılda yeniden kurulduğunda ise, Orta Asya ticaretinin hiçbir rol oynamadığı, bambaşka bir temele oturacaktı.
Sekizinci yüzyılın ilk yarısında Sogdia’yı işgal eden Müslüman orduları çok şiddetli ve yıkıcı bir direnişle karşılaştı, sonucunda ülke Müslüman dünyaya kaynadı, uygarlığı ise yok oldu.
Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda, Sogd ticaret ağının yerini başka bir ağ aldı: Biri Müslümandı ve Orta Asya yoluyla İran ile ilk Rus prensliklerini bağlıyordu, diğeriyse Uygur Türkleri’nin, Manişeist ve özellikle Budist Türkler’in egemenliğinde, Orta Asya’nın doğusunda üretilen malları kendine çekiyordu. Bu ticaret ağlarından ilkinin tanığı, Buhara’da ve Semerkant’ta Samani Hanedanı’nın (İslam’ı benimseyen İran hanedanı) emirlerince bastırılan ve Rusya’da, Baltık bölgesinde, hatta İzlanda’da bulunan yüz binlerce gümüş sikkedir. İkincisininki ise, Çin’de Dunhuang’da bir mağarada 20.yüzyılın başlarında bulunan binlerce Çince, Tibetçe ve Türkçe metindir. İlki, köle, kürk, bal, kehribar ticaretine dayanır, ikincisi at, misk ve ipek ticaretine.
Bununla birlikte, 10.yüzyılda artık karada bir ipek yolu kalmamıştı. Deniz yolları ortaya çıkarken kara yolları kayboldu. Bu iki ağ birbiriyle ilişki içinde değildi. Çin porseleni, Müslüman limanlarında ve bölgelerinde var olsa da, Semerkant’ta yoktu, diğer yanda, Buhara emirlerinin bastırdığı gümüş sikkelerin varlığından Çin’de kimselerin haberi yoktu.
Doğu ile Batı arasında Orta Asya yoluyla yapılan ticaret, ancak 13.yüzyılda bozkırın Moğollarca birleştirilmesi sayesinde yeniden canlandırılacaktı. Artık bütün Avrasya’da üretilen ipek ise, eski değerini yitirmişti. İpek Yolu’nun büyük günleri artık mazideydi.
Toplumsal Tarih dergisi Mart 2005, Sayı 135
L’Histoire Ocak 2005 No: 294
Çeviri: A. Ufuk Kılıç

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SOĞDCA, TÜRKÇEDEKİ SOĞDCA KELİMELER VE BUNLARIN TÜRKÇEYE UYUMLARI

Soğd Ses Sistemi ve Uygur Alfabesinin Kökeni*

Kençekler ve Kençekçe